İMO ANA SAYFA   ŞUBE ANA SAYFA   ŞUBE İLETİŞİM   ARAMA   WEBMAIL   BELGE KONTROL   ÜYE GİRİŞİ

İMO ANA SAYFA
Üye İşlemleri Tescilli İşyerleri Kongre Sempozyum Çalıştay Programı GENÇ-İMO Sıkça Sorulan Sorular

25 HAZİRAN 2022, CUMARTESİ   

13

TMMOB 7. KADIN KURULTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ YAYINLANDI / 01.12.2021

    Yayına Giriş Tarihi: 02.12.2021 00:00   Güncellenme Zamanı: 02.12.2021 10:39:06  Yayınlayan Birim: ANTALYA ŞUBE  
 

Güncellenme Zamanı: 02.12.2021 10:38:08

20-21 Kasım 2021 tarihlerinde Ankara TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Teoman Öztürk Salonu`nda “Haklarımızdan, Eşitlikten, Adaletten Vazgeçmiyoruz!” temasıyla gerçekleştirilen TMMOB 7. Kadın Kurultayı`nın sonuç bildirgesi yayımlandı.

TMMOB 7. Kadın Kurultayı Sonuç Bildirgesi Yayınlandı / 01.12.2021

20-21 Kasım 2021 tarihlerinde Ankara TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Teoman Öztürk Salonu`nda "Haklarımızdan, Eşitlikten, Adaletten Vazgeçmiyoruz!" temasıyla gerçekleştirilen TMMOB 7. Kadın Kurultayı`nın sonuç bildirgesi yayımlandı

TMMOB 7. KADIN KURULTAYI SONUÇ BİLDİRGESİ

TMMOB 7. Kadın Kurultayı Ankara`da, 20-21 Kasım 2021 tarihlerinde İMO Teoman Öztürk Toplantı Salonu`nda "Haklarımızdan, Eşitlikten, Adaletten Vazgeçmiyoruz!" temasıyla 173 kadın mühendis, mimar ve şehir plancı delegenin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.

Kurultay öncesinde, Adana, Ankara, Aydın, Balıkesir, Bursa, Bodrum, Diyarbakır, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Kocaeli, Malatya, Mersin, Muğla, , Şanlı Urfa, Van olmak üzere toplam 17 İKK Kadın Çalışma Grubu tarafından yapılan Yerel Kurultaylarda aşağıda belirtilen konu başlıkları çerçevesinde mimar mühendis ve şehir plancısı kadınların toplumsal ve mesleki sorunları tartışılmış ve merkezi kurultaya taşınmıştır.

Kurultay Konu Alt Başlıkları;

TMMOB`de Kadın Örgütlülüğü,

TMMOB`li Kadınların Eşitlik Mücadelesi,

Uluslararası Sözleşmeler ve TCK,

Pandemi sürecinde şiddet,

Pandemi süreci ev içindeki dengeleri nasıl değiştirdi?

İstihdam ve ücretlendirilme konusunda cinsiyet ayrımcılığı, cinsiyetçi iş tanımlamaları,

Genç öğrenci kadın üyelerin pandemi sürecinde yaşadıkları,

İş Sağlığı ve Güvenliği Uygulamaları ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği,

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği`nin sağlanması yönünde yasal haklarımız,

LGBTİ+ bireylerle dayanışma,

Kadın çalışmalarının yereldeki yansımaları, meslek odalarındaki kazanımlar, ilham veren örnek çalışmalar,

Yerel Kurultaylar`da yerellerdeki kadın sorunları üzerinden başlıklar oluşturulması,

olarak belirlenmiştir.

Zorlu mücadele süreçleri ve emekler sonucunda elde ettiğimiz kazanımlarımızın bir karşılığı olarak, başta Anayasamız olmak üzere ulusal ve uluslararası tüm sözleşmeler Kadın hakları açısından önemli birer dayanak niteliğindedir. Aslında yazılı metinlerde eşit haklara sahibiz. Sorunumuz yasalarımız değil, yasaların uygulanmıyor olması ve erkek egemen patriyarkal sistemin dayatmalarının yasaların önüne geçmesidir.

Bu bağlamda öncelikli olarak yasaların uygulanması, toplumda erkek egemen sistemin yıkılması için topyekûn mücadele etmek ve bir yandan da Uluslararası bağlayıcılığı olan İstanbul Sözleşmesine sahip çıkmak şarttır. Bu da ancak kadınların örgütlü mücadelesi ile mümkündür.

Toplumdaki cinsiyetçi bakış açısıyla mücadelede; mesleki ünvan ve statülerimizin güvence altına alınması, sendikalılaşmanın özendirilmesi, özelleştirme uygulamalarına karşı çıkılması, İş arama sürecinde kadınlara eşit fırsatlar tanınması, güvenceli çalışmanın temini, kadınların ucuz emek gücü olarak görülmesinin önüne geçilmesi, daha fazla kadının karar mekanizmalarında yer alması için TMMOB`de Kadın örgütlülüğünün artırılması bir zorunluluktur. Siyasal iktidarın gerici politikalarını kadınlar üzerinden yürütmesi, kararlı ve sürekli bir mücadeleyi gerekli kılmaktadır.

Teknolojik dönüşüm, sadece teknik alanda gerçekleşen bir değişimi ifade etmez. Aynı zamanda ilişkilerde, davranışlarda ve örgütlenmede de değişimi ifade eder, hatta bu alandaki değişimi zorunlu kılar. Bu nedenle Meslek Odalarının, yakın veya orta vadede kendi organizasyonel yapılarında da değişime gitmek zorunda kalacakları öngörüsüyle, geleneksel yapıların, ilişkilerin ve alışkanlıkların kısıtlayıcı etkileri analiz edilmeli ve bu konuda stratejiler oluşturulmalıdır.

Kadın örgütlülüğü olarak sosyal medyayı aktif kullanabilecek, acil refleks ve geniş bir ulaşım ağı oluşturabilecek bir platform kurulmasını ve yaygınlaştırılmasını önemsiyoruz. Üyelerimizin hem kendi düzeylerini yükselten hem de kolektif üretime katkı koymalarını sağlayan bir sosyal platforma ihtiyaç vardır. Kurulan bu sosyal ağ aşağıdaki nitelikleri taşımalıdır;

Geliştirici olmalıdır.

Katılım ve katkıya teşvik etmelidir.

Sorumluluğu da içeren bir özgürlük alanı yaratmalıdır.

Katılımcılarına hem sanal ortamda hem de reel dünyada gerçekleştirmesi gereken ödevler ve görevler vermelidir.

Sanal ortamda oluşturulan örgütlülüğün mümkün olduğunca gerçek hayata taşınıp kalıcı bir birikime dönüşmesini sağlamalıdır.

Öğrenci örgütlenmesi, hem TMMOB, hem de TMMOB içinde kadın örgütlenmesinin temelini oluşturmaktadır. Örgütün gençleşmesinin önünü açmak üzere yapılan tüm organizasyonlara öğrenciler de dâhil edilmeli ve yeni örgütlenme modelleri için genç neslin görüşleri dikkate alınmalıdır.

TMMOB kadın örgütlülüğünün kurulan bu sosyal medya ağını yönetecek profesyonel çalışma arkadaşları olmalıdır.

Yine kadın çalışmalarının kurumsallaşabilmesi, bilgi ve birikimlerin genç kuşaklara aktarılabilmesi için kadın çalışmalarını arşivleme yönünde acil adımlar atılması gerekmektedir.

 Önümüzdeki dönem eylem planımız içerisinde mutlaka LGBTİ+ bireyler ile dayanışma konusu da yer almalıdır.

Gelinen noktada toplumsal değişim için doğru ve cesur politikalar şarttır. Bu politikaların oluşturulmasında kadın dayanışması, toplumsal talep ve baskı, yasaların uygulanma talepleri çok önemlidir. TMMOB, kadın meslektaşlarının sorunlarına sahip çıkan ve çözüm önerilerini geliştiren, kadın meslektaşlarının birlik içinde görünür kılınmasını sağlayan daha güçlü bir örgüt olmalıdır.

Kadın mücadelesi sürdürmekte olan biz kadınlar, yıllardır yasal değişikliklerin tek başına yeterli olmayacağını, toplum ve devletin kadınlara yönelik algı ve anlayışının asıl problem olduğunu söyledik, söylemeyi sürdürüyoruz.

Yaşamın her alanında etkisini hissettiğimiz ekonomik ve toplumsal kriz, dezavantajlı konumda olan kadın ve çocukları daha derinden etkilemektedir. Aynı zamanda ötekileştirilen diğer bir kesim olan LGBTİ+ bireyler de bunun faturasını en ağır biçimde ödemektedirler.

Gerek aile içinde gerekse kamusal alanda var olma mücadelesi veren LGBTI+ çocuk ve yetişkinlerin fiziksel ve psikolojik istismar riski altında olduklarını; yaşamları boyunca ailede, okulda, sağlık ve çalışma alanlarında şiddet türlerinden en az birine maruz kaldıklarını bilmekteyiz. Heteroseksüelliğin ve "erkekliğin" yüceltildiği toplumsal bir düzende kadın ve LGBTI+ bireylerin vatandaşlık haklarının ihlal ve inkâr edilmesi gibi durumlar, ayrımcılığın bireysel düzeyden çok politik düzeyde ele alınması gereken bir olgu olduğunu açıkça göstermektedir. Buna göre cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılıkla mücadele ederken bunu yalnızca eşcinsel ve/veya trans bireylerin sorunu olarak görmenin gerçeği yansıtmayacağını; ırkçılık ve cinsiyetçilik olgularını da içeren bir mücadele alanı olduğunu hatırlamamız gerekir.

Ancak, AKP iktidarının yarattığı sistem yaşanan toplumsal ve ekonomik krizleri çözmek yerine, gündem değiştirerek muhalif her kesime yönelik baskı, şiddet ve sömürüyü katmerleyerek artırmaktadır. Kadınların, çocukların ve hatta doğanın ve hayvanların bile şiddete, zulme maruz kaldığı bilinmektedir.

Her geçen gün artan yoksulluk, işsizlik karşısında hiçbir politikanın geliştirilememesi, toplumda şiddet eğilimini ve aile içi şiddeti de artırmaktadır. Şiddete en fazla maruz kalan kadınlar ve çocuklar olmakta, her gün bir kadın öldürülmektedir. Buna karşılık verilen cezalar yetersiz kalmakta ya da uygulanmamaktadır. Bu cezasızlık da kadına yönelik şiddetin devlet eliyle meşrulaştırılması anlamına gelmektedir. Sistematik olarak artan kadın şiddeti durdurulmak istenmemekte, tam aksine katiller cezasız bırakılarak şiddet körüklenmektedir.

Şiddetin ortadan kaldırılmasına yönelik, hem ulusal hem de uluslararası feminist mücadele sayesinde yürürlüğe giren yasal düzenlemelerden en önemlilerini; "her alanda kadının eşitliği için kanun maddelerinin değişimi ve uygulamaya geçirilmesi hükümlerini içeren" CEDAW, "kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet ile mücadeleyi amaçlayan" İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun oluşturmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi, fiziksel, cinsel, ekonomik, duygusal şiddet başta olmak üzere her tür şiddet ile mücadelede önleme, koruma, kovuşturma ve destek politikalarını kapsayan dört temel yaklaşımdan hareketle bağımsız bir izleme mekanizması ve yaptırım gücü olan ilk bağlayıcı sözleşmedir.

Ancak siyasal iktidarın kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik bilinçli ve düşmanca karalama kampanyaları sonucunda, İstanbul Sözleşmesi bir gece yarısı millet iradesi yok sayılarak Cumhurbaşkanı Kararı ile tek taraflı feshedilmiş ve uluslararası hukuki dayanaklarımız yok edilmiştir.

Kadın ve çocuk haklarını garanti altına alan mevcut yasal düzenlemeler uygulanmayıp, hukuksuz bir şekilde ortadan kaldırılırken, reform adı altında 5.yargı paketi değişikliği ile "masum erkekler evlerinden uzaklaştırılıyor, çocuklarını göremiyorlar, ömür boyu nafaka ödemek zorunda kalıyorlar" şeklindeki söylemlerle bir algı yönetimi oluşturularak erkeklerin mağdur edildiği masallarıyla kadın haklarını koruyan az sayıda yasa da törpülenmeye çalışılmaktadır.

Devletin, kadınlara sermaye ile patriyarka arasındaki ilişkiyi bozmayacak şekilde istihdam önerdiği, bu durumun mesleklerde kadın sayıları oranları ile birlikte toplumsal cinsiyetin meslek dağılımlarında da etkili rol oynadığı görülmektedir.

Bir özeleştiri vermek gerekirse, TMMOB`li kadınlar olarak çalışma yaşamında "cinsiyet ayrımcılığı ile mücadelede" önemli kazanımlar elde etmiş olmamıza rağmen, istihdam politikalarında kadına yönelik olumlu ayrımcılık noktasında yeterince yol alamadık.

Mühendis, mimar ve şehir plancı kadınlar halen eşit işe eşit ücret alamamakta, işini kaybetme kaygısı yaşamakta, kriz nedeniyle işten çıkarılanlar yine kadınlar olmaktadır.

Bu nedenle, Kadının çalışma yaşamında daha fazla yer alabilmesi için, yönetim kademelerinde daha çok kadın görmemiz için, eşit işe eşit ücret hakkımızı elde edebilmemiz için, başta TMMOB ve bağlı odaları olmak üzere, toplumun tüm kesimlerinde cinsiyet ayrımcılığına karşı bilinçlendirme ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yönünde farkındalığının artırılması çalışmalarına devam edilmelidir.

Ev içi hizmet ve bakım emeğinin kadınlara özgü bir iş olarak görülmesi, kadınların güvencesiz, kayıt dışı işlerde çalıştırılması kadınların sendikalara, meslek odalarına, siyasi partilere–bir bütün olarak örgütlü mücadeleye–katılımını da olumsuz yönde etkilemektedir. İşin, mesleğin, üye olunan örgütlü yapının, hane içi sorumlulukların ağırlığı altında kalan kadınlar için ilk önce vazgeçilen örgütlü yapının sorumlulukları ve oradaki görevler olmaktadır.

Yine Pandemi sürecinde üniversitelerde eğitime ara verilmesi genç kadınların yaşamında kritik bir değişime yol açmıştır. Uzaktan eğitimde gerekli altyapı ve olanaklara sahip olunmaması, toplumsal cinsiyet rollerinin genç kadınlara (özellikle ev içerisinde) ağır sorumluluk ve yük bindirmesi ve bunlara bağlı olarak gelişen psikolojik sıkıntılar ev içerisindeki aile ilişkileri, ekonomik problemler, toplumsal sıkıntıların aile içi huzursuzluğu arttırmasından kaynaklı, başta psikolojik şiddet olmak üzere, şiddetin sistematik hale gelmesi de kadın öğrencilerin yaşadığı başlıca sorunlardır.

sendikalarda, meslek örgütlerinde, demokratik kitle örgütlerindeki erkek egemen yapının etkisi de azımsanamayacak derecede fazladır. Oysaki; iş hayatında kadınların yaşadığı ayrımcılığın çözümünde demokratik kitle örgütlerine, sendikalara ve meslek odalarına çok iş düşmektedir.

Üretim ile yeniden üretim döngüsünde, kadının görünmeyen emeği gerek mekânsal gerekse ilişkiler bakımından ayrılmakta toplumsal yeniden üretimde emeğin, iş gücünün, biyolojik yaşamın yani toplumun yeniden üretilmesi kadınlara özgü bir iş olarak görülmektedir.

Pandeminin de etkisiyle derinleşen ekonomik krizde başta kadınlar olmak üzere, çalışanların büyük çoğunluğu işten çıkartılmakta, ücret kesintilerine, güvencesiz ve esnek çalışmaya, taşeronlaşmaya maruz bırakılmaktadır.

Tüm dünyada COVİD-19 salgını hayatın normal akışını değiştirdi. Dünya çapında yapılan araştırmalar, toplumda daha dezavantajlı konumda olan kadınların bu yeni uygulamalardan ve yaşanan değişimlerden daha fazla etkilendiğini ortaya koymuştur. Toplumsal cinsiyet rolleri bu salgın döneminde kadınların hem üzerine yıkılan ev işleri ve bakım yükünün artmasına hem de işgücü piyasasından dışlanmalarına neden olmuştur. Kadınların işgücüne katılımındaki ve işgücü piyasasındaki cinsiyete dayalı ayrımcılığı da derinleştirmiştir. Yapılan araştırmalar COVİD-19 salgının neden olduğu ekonomik krizin, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünde dünya çapında daha da derinleştiğini göstermektedir.

Kadın ve erkeklerin bu dönemde yaşadıkları sorunlar arasındaki en büyük fark kadına yönelik olarak "evde iş yükünün artması" ve "artan şiddet" olmuştur. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu`na göre pandemi döneminde kadına yönelik fiziksel şiddet vakalarında yüzde seksen artış gerçekleşmiştir.

Pandemi sürecinde üniversitelerde eğitime ara verilmesi genç kadınların yaşamında kritik bir değişime yol açmıştır. Uzaktan eğitimde gerekli altyapı ve olanaklara sahip olunmaması, toplumsal cinsiyet rollerinin genç kadınlara (özellikle ev içerisinde) ağır sorumluluk ve yük bindirmesi ve bunlara bağlı olarak gelişen psikolojik sıkıntılar ev içerisindeki aile ilişkileri, ekonomik problemler, toplumsal sıkıntıların aile içi huzursuzluğu arttırmasından kaynaklı, başta psikolojik şiddet olmak üzere, şiddetin sistematik hale gelmesi de kadın öğrencilerin yaşadığı başlıca sorunlardır.

Kadın emeği ve kadın sağlığı konuşulurken değerlendirmeler genellikle "işçi sağlığı" üzerinden yapılmakta, özellikle de toplumsal cinsiyet ekseninde işçi sağlığı ve iş güvenliği problemi yok sayılmaktadır. Oysa biz kadınlar ve LGBTİ+ bireyler olarak işyerlerinde farklı risklere açığız. İşyerinde maruz kalınan cinsiyetçilik, cinsiyete bağlı iş tanımı, tek bir beden tipine göre hazırlanmış iş ekipmanları ve kişisel koruyucu donanımlar, işyerlerinde soyunma odalarındaki eksiklikler, maruziyet limitlerinin sadece ikili cinsiyet sistemi üzerinden belirlenmesi, kadınlar için yalnızca doğurganlığı üzerinden yapılan analizler vb. kadın ve LGBTİ+ bireyler için riskler oluşturmaktadır.

Cinsiyetlendirilmiş işlerde erkek işleri ağır ve tehlikeli görülürken, kadın işi olarak görülen iş kolları az tehlikeli olarak değerlendirilmektedir. Bu da analizlerde "kadın işi" olarak adlandırılan iş kollarındaki risklerin göz ardı edilmesine, bu alandaki meslek hastalıklarının iş ile ilişkilendirilmeyip kadınların "biyolojik ya da psikolojik doğalarına" bağlanmasına neden olmaktadır. İnşaat gibi alanlarda yüksekten düşme, metal iş kolunda uzuv kaybı gibi durumlar araştırmaların temel konusu olurken tekstil, hizmet sektörü gibi alanlarda kas-iskelet hastalıkları tali bir konu olarak görülmektedir. Ev işçisi kadınların yüksekten düşmesi, ciddi bir mücadele alanı haline getirilmediği sürece "iş kazası" olarak görülmemektedir. LGBTİ+ bireylerin işe alımlarda kimliklerini gizlemek zorunda kalmaları, kimlikleri sebebiyle işe alınmamaları, ayrımcılığa uğramaları, baskı ve mobbinge maruz kalmaları sonucu, kronik stres, depresyon, anksiyete, psikososyal risklere daha açık olmalarına yol açmaktadır. İşçi sağlığı ve güvenliği kapsamında bu sorunların çözümüne yönelik çalışmalar yapılmalıdır.

Toplumsal krizin derinleştiği bu süreçte yeryüzünün geleceği tehlike altındadır. Yaşamın her alanında her türlü soruna duyarlı mühendis, mimar ve şehir plancı kadınlar olarak ekolojik krizleri de gündemimize almamız elzemdir. İklim krizi, gıda krizi, toplumsal krizler; gibi krizlerin tamamı ekolojik krizlerin yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekolojik yıkımlar yalnızca insanın değil, doğanın asli unsurları olan her canlı ve cansız varlığın yaşam alanlarını da tehlikeye atmaktadır.

Dünyada ve ülkemizde doğa rant uğruna yok edilmektedir. 2021 yılında ülkemizde yaşanan orman yangınlarında binlerce dekar orman alanı yanıp kül olmuştur. Orman yangınlarına müdahalede (belki de özellikle) yetersiz kalan iktidar, bazı bölgelerde vatandaşların kendi çabalarıyla yangını söndürme girişimlerine de pandemi ve güvenlik bahanesiyle engel olmuştur. Hatta bazı bölgelerde ormanlarımız güvenlik bahane edilerek devlet eliyle yakılmıştır.

Sularımız ticarileştirilmekte, orman ve maden alanları rant uğruna talan edilmekte, kentlerimizin kentsel dönüşüm adı altında betonlaştırılmakta, yaşam alanlarımız daraltılmaktadır. Kültürel varlıklarımız, Hasankeyf gibi binlerce yıllık tarihi mirasımız hiç düşünülmeden yok edilmekte ve geçmişle olan bağlarımız kopartılmaya çalışılmaktadır.

Diyarbakır Sur içi gibi birçok yerde, kentsel dönüşüm adı altında insanlara dayatılan göç, yoksulluk ve yerinden etmeler, toplumsal, ekonomik ve psikolojik travmaların yaşanmasına neden olmuştur. Maalesef, yoksul halkın oturduğu mahalle ve mekânlar adına kentsel dönüşüm dedikleri rantsal dönüşümün öncelikli hedefleri haline gelmiştir.

Kentsel dönüşüme açılan bölgeler kriminalize edilmekte; bu bölgelerde yaşayan çaresiz bırakılan vatandaşlarımıza fuhuş, uyuşturucu kullanımı, hırsızlık gibi gayri ahlaki ve tehlikeli bir yaşam dayatılmakta, böylece, bölge insanı devlet eliyle dönüşüme razı edilmektedir. Yaşanan tüm bu süreçlerden en çok ve en derin etkilenenler hiç şüphesiz kadınlar ve çocuklardır.

Sonuç olarak;

İçinde bulunduğumuz dönem; tüm dünyayı sarsan Pandemi, artan göçmen sorunları, derinleşen ekonomik krizin yarattığı yoksullaşma, işsizlik, gıdada aşırı pahalılık, meslek örgütlerinin yıpratılmaya çalışılması, üniversitelerde kayyumlara direnen öğrencilerin terörist suçlamasıyla kriminalize edilmesi, ırkçı ve antidemokratik yasal düzenlemelerin ve fiili uygulamaların artmasıyla diğer dönemlerden daha çok olumsuzluk taşıyor.

Bu karanlık tablodan kadınlar da payına düşeni alıyor;

İktidarın kazanılmış kadın haklarına yönelik saldırıları, İstanbul Sözleşmesi`nin feshi, toplumsal cinsiyet kavramının yasaklanması, LGBTİ+ bireylerin yok sayılması, trans bireylerin evlerinin mühürlenmesi, kadına yönelik şiddetin artması, kadın cinayetleri, tecavüzler…

Kadının insan hakkı ihlalleri, sadece kadınlara ait bir sorun değil, toplumsal gelişme ve ilerleme sorunudur. Bir ülkede kadının statüsü, demokratikleşme ve aydın sorumluluğunun bir göstergesidir. Kadın-erkek eşitliği, bütün insanlar için siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel güvenliği sağlamanın ön koşuludur. Sürdürülebilir, adil ve kalkınmış bir toplum inşa etmenin tek yoludur.

TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Mücella Yapıcı ve TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu üyesi Cansu Yapıcı, Gezi Direnişi sürecindeki gözaltında kabul edilemez bir işkence şekli olan çıplak aramaya maruz kalmışlar ve yapılan bu muameleye karşı dava açmışlardır. Bu davada "çıplak arama" ilk kez "İŞKENCE SUÇU" olarak nitelendirilmiştir. Bundan sonra benzeri davalara emsal teşkil edecek davanın ilk duruşması 9 Kasım 2021 tarihinde yapılmıştır.

Çıplak arama cinsel şiddettir. Kolluk güçleri, direnen kadınlara karşı bunu bir silah olarak kullanmakta ve direnişlerinden, isyanlarından vazgeçmelerini sağlamak için uğraşmaktadır. Birçok kadın, LGBTİ+ birey ve çocuk bu uygulamaya maruz kalmakta, çoğu dile getirilemediği için gündeme taşınamamaktadır.

Gerek kadın çalışmalarına katkı koyan gerekse demokratik kitle örgütlerinde çeşitli görevler üstlenen pek çok kadın arkadaşımıza, psikolojik şiddete maruz kaldıkları gözaltı ve tutuklamalar aracılığıyla yıldırma politikası uygulanmaktadır. Yapılan bu baskı kadınları örgütlü mücadeleden, meslek örgütleri ve sendikalardan geri çekilmeye zorlayan süreçleri yaratacaktır.

Nitekim, TMMOB Makine Mühendisleri Odası Diyarbakır Şube Yönetim Kurulu Yazman üyesi Arin Zümrüt, iki kez gözaltına alınmış, ilkinde aylarca tutuklu yargılanmış ve sonuçta beraat etmiştir. Geçtiğimiz günlerde sebebinin avukatına bile açıklanmadığı ikinci bir gözaltı süreci yaşatılmış ve serbest bırakılmıştır. Her iki gözaltı sürecinde de, gözaltına alınış biçimi ve zamanı, uygulanan psikolojik şiddet, astım hastası olan Arin Zümrüt`ün sağlıksız koşullardaki hücrede gözaltı biçimi kabul edilemez.

Bir insanlık suçu ve işkence yöntemi olan bu şiddete karşı dava açan arkadaşlarımızın yanındayız, sorumlular cezalandırılıncaya kadar davanın kamuoyunun gündeminde kalmasını sağlayacağız, mahkemede yanlarında olacağız.

Biz TMMOB li kadınlar,

Kadın mühendis, mimar ve şehir plancılarının sorunlarının görünür kılınması için,

TMMOB ve bağlı odalarında kadın üyelerin dayanışmasının daha güçlü hale getirilmesi ve kadın temsiliyetinin artırılması, eşit temsiliyet hakkının hem yönetim kurullarında, hem iç işleyişlerde görünür kılınmasının hayata geçirilmesi için,

Toplumsal cinsiyet eşitliği ve farkındalığının başta TMMOB ve bağlı Odaları olmak üzere tüm toplum kesimlerince içselleştirilmesi için,

Meslek ortamının ve demokrasinin olmazsa olmaz güvencesi olan Odalarımıza ve TMMOB`ye sahip çıkmak için,

Sosyal adalet için, iş güvencesi için, eşit işe eşit ücret için, fırsat eşitliği için, işsizlik, yoksulluk ve şiddete karşı durmak için, gerici, ırkçı-şoven ve cinsiyetçi eğitime son verilmesi için, kadınlara yönelik sosyal, siyasal ve kültürel alandaki ayrımcılığın kaldırılması için,

Kamusal ve özel alanda kadına yönelik şiddetin son bulması için,

TMMOB içerisinde kadın örgütlülüğünün güçlenerek devam etmesi kararlılığı içinde olduğumuzu bir kez daha dile getiriyoruz.

Yüzyıllara dayanan kadınların eşitlik mücadelesinin bugün de devam ettiği, dünyanın yarısı olan kadınlar olarak EŞİTLİĞİN tanımını BİZ kadınlar yapacağız.

"HAKLARIMIZDAN, EŞİTLİKTEN, ADALETTEN VAZGEÇMİYORUZ"

TMMOB 7. KADIN KURULTAY DELEGELERİ


Okunma Sayısı: 14

Antalya Şube Kaynaklı Haberler »
Tüm Haberler »

Sayfayı Yazdır

   

Key Yazılım Çözümleri A.Ş.